Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi

Hz. Mevlana Hayatı

DR. SELEHADDİN HİDAYETOĞLU

Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celaleddîn'dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddîn-i Tebrîzi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolu demektir. Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlânâ'nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.

Babası Bahaeddîn Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti

Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya gelişleri

Sultânü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled şu manidar cevabı verir: "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur." 10 Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)'ye ulaştığında: "Bu sözü Belhli Bahaeddîn Veled"den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddîn Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddîn Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kabe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Bahaeddîn Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

Şeyh Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahaeddîn Veled, Nişabur'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." 11der.

Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi

Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu şöyledir: "Hak Teala'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lütufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

 

Sultânü'l-Ulema Şeyh Bahaeddîn Veled Hazretleri

Seyyid Burhaneddin Hazretleri

Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri20 irfanının delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.21 Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp dolaştırdığı22 Mevlânâ'ya dedi ki: "Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy."23 Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl24 ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; "Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin." 25

Halep ve Şam'a Gidişi

Şam'da Şems-i Tebrîzi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme

Hazret-i Mevlânâ Kamil Bir Mürşid

Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems'in Buluşmaları

 

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe). 35

Şems'in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems, "Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlânâ'nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir." 36 diyerek, Mevlânâ'nın davetine icabet etti ve 1247 'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled'e dedi ki: "Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek."37 İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu. 38 Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir. "Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim." 39

Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben." 40

Eflâki, Mesnevi'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: "Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu."41 Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi. 42

Mevlânâ, Çelebi Hüsameddin ile tam on beş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben; "Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?"44 diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. "Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı." Mevlânâ cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur" dedi. 45

"Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun."46 İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlânâ bizimdir, bizim imamımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. "Biz Musa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ Hazretleri'nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?" 47

Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe

Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı

 

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?

 

Hazreti Mevlânâ sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi. Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve hayvet vardı; gözleri o kadar kesin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.55 Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi. 56 Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ve Hint kumaşından yaptığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi. 57

 

Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır. Hazreti Mevlânâ şöyle buyurur; "Allah ile oturup kalmak isteyen kişi, veliler huzurunda otursun." "Velilerin huzurunda kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen külli olmayan bir cüz'sün" 60

Mevlânâ şu rubaisiyle Kur'ân-ı Kerim'e ve Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem'e bağlılığını apaçık ilan ederek; "Cânım bedenimde oldukça Kur'an'nın kuluyum; Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim"63 demektedir.

DİPNOTLAR:

2- SİPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve Menâkıb-ı Hazret-i Hüdavendigar (M. Bahârî Tercümesi), Der, Saadet,1331. s.15, EFLÂKÎ, a.g.e., C. (1/1) c- CAMÎ, Nefehatül-Üns (Lamii Terc.). İstanbul, 1289, s. 514

4- CAMÎ, a.g.e., s. 513-514

6- SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1976, s. 237-238, SİPEHSALAR, a.g.e., s.17-18 c-EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (1/5)

8- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985,. s.40

10- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(1/10)

12- BEYTUR, Midhat Bahârî, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlâna, İstanbul, 1965, s. 91

14- B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1.Milli Mevlâna Kongresi 3-5 Mayıs 1985, Konya Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya,1986. s. 449

16- SULTAN VELED, a.g.e., s. 242

18- DEVLETŞÂH a.g.e., s. 250

20- Türkiye İş Bankası Yayınları - 134, Ankara, s. 206

22- EFLÂKÎ, a.g.e., C.l (2/1)

24- SULTAN VELED, a.g.e., s.248

26- SİPEHSALAR, a.g.e. s; 111, EFLÂKÎ a.g.e., C.l (1/24)

28- EFLÂKÎ a.g.e., C.l (3/9)

30- SULTAN VELED, a.g.e., s. 248

32- BEYTUR, Midhat Bahârî, Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler, s.XXX

34- TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 1974, s.35

36- SİPEHSALAR, a.g.e., s.64

38- SULTAN VELED, a.g.e., s. 64

40- SULTAN VELED a.g.e., s. 73

42- FİRUZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri İçin Yardımcı Eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1963, s. 212

44- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/571)

46- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (3/574), CAMÎ, a.g.e., s. 519

48- SİPEHSALAR, a.g.e., s. 156

50- EFLÂKÎ, a.g.e., C. 1(3/320)

52- MEVLÂNA, Celâleddîn, Dîvân-Kebîr (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi,

53- GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlâna Celâleddîn, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1985, s. 132, Mevlâna, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Gazel 683

55- FİRÜZANFER, Bediüzzaman, a.g.e., s. 190

57- EFLÂKÎ, a.g.e., C.2 (4/93)

59- MEVLÂNA, Mesnevî , C.5. s:588

61- KUR'AN El-Hucarat (49), 13

63- MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrîzi, Rubaiyyat: 1331

BİBLİYOGRAFYA:

B. ÇELEBİ, Celâleddîn, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1. Milli Mevlâna Kongresi, 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986

BEYTUR, Midhat Bahârî,               Mesnevî Gözüyle Mevlânâ, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul, 1965

DEVLETŞÂH, Devletşah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi), Tercüman 1001 Temel Eser: 112, İstanbul, 1977

FİRÜZANFER, Bediüzzaman, Mevlâna Celâleddîn (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark İslâm Klasikleri için Yardımcı eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi İstanbul 1963

MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, İstanbul, 1958

MEVLÂNA, Celâleddîn, Külliyat-ı Dîvân-ı Şems-i Tebrizi, Çap-u İntişarat-ı Emir-i Kebîr 1345 Hicri, Şemsi

MEVLÂNA, Celâleddîn, Mektuplar (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), İnkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, İstanbul, 1963

SEYYİD BUHRANEDDİN Muhakkak-Tirmizi,          Maarif (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Türkiye iş Bankası Yayınları - 134, Ankara

SULTAN VELED, İbtidâ-Nâme (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1976

TAHİRÜ'L MEVLEVÎ, Mesnevî Şerhi, Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1963

TARLAN, Ali Nihat, Mevlâna, Hareket Yayınları: 53, İstanbul, 1974

 


En Son Tweetler

Görüş ve Öneriler

Mevlana Kültür Merkezi

Görüş ve Öneriler

Mevlana Kültür Merkezi

Karatay / KONYA

bilgi@mkm.gov.tr
www.mkm.gov.tr
+90 332 352 81 11