Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi

Hz. Mevlana'nın Eserleri

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ'NİN ESERLERİ

YRD. DOÇ. DR. YAKUP ŞAFAK

Selçuk Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İslâm dünyasının yetiştirdiği en önemli mütefekkir ve mutasavvıflardan biri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), çalkantılı bir asırda yetişmiş; ailesi, o zamanlar henüz sükûnetini yitirmemiş olan Anadolu'ya göç ederek Selçuklu başkenti Konya'yı yurt edinmiştir. Çok iyi bir eğitim görmüş ve tasavvuf terbiyesi almış olan Mevlânâ, özellikle Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından sonraki hayatı, fikirleri ve getirdiği yeniliklerle tarih boyunca pek çok kimseyi etkilemiş, müslüman toplumların kültür hayatlarında derin izler bırakmıştır. Bugün Doğu'da ve Batı'da O'na ve eserlerine duyulan ilgi her geçen gün sür'atle artmakta ve geniş kitleleri içine almaktadır.

Mevlânâ'nın, hepsi de yayınlanmış ve Türkçeye çevrilmiş beş tane Farsça eseri vardır. Bunlardan 40 bin beyti aşan Divan-ı Kebir'i âşık bir ruhun en samimi ve en coşkun örneklerini taşır. Bu devâsa eser, asırlarca şairlerin ve gönül adamlarının ilham kaynağı olmuştur. 26 bin beyte yaklaşan, fert ve toplumla ilgili her türlü konuyu içeren ve edebî bir tasavvuf şâheseri olan Mesnevi'si ise yazılmaya başlandığı andan itibaren âlimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Fîhi mâ fîh, Mecâlis-i seb'a ve Mektûbat adlı mensur eserleri de Mevlânâ'nın fikirlerini daha yalın ve berrak şekilde bizlere aksettirir.

Bu yazıda adı geçen eserler özet olarak tanıtılacak ve onlardan örnekler sunulacaktır.

I. DÎVÂN-I KEBÎR: Büyük Divan demektir. Mevlânâ'nın gazel, terkîb-i bend ve rubailerini ihtivâ eden bu büyük eser, şiirlerin söylendiği vezinlere göre tanzim edilmiş 21 divanla rubailer divanından meydana gelmiştir.

Mevlânâ'dan önce Fars edebiyatında şairlik mesleği özellikle saray çevrelerinde önemli gelişmeler göstermişti. Tasavvufî şiirde de ilk büyük mümessilleri yetişmiş ve mutasavvıflar edebiyat dünyasında kendilerini kabul ettirmeye başlamışlar; şiiri hikmetin, mânevi duygu ve düşüncelerin en önemli ifade vasıtası kılmayı başarmışlardı.

Mevlânâ'nın Şems'ten önceki hayatında Arap ve Fars edebiyatlarındaki bu iki tür şiire de âşina olduğu âşikârdır. Özellikle en önemli temsilcileri Senâî (öl.1131) ve Attar (öl. 1221) olan tasavvufî şiirle meşgul bulunduğu, öteden beri meclislerinde bu şairlerin eserlerinin okunduğu bilinmektedir. Ancak ilk dönemde yazılmış kaynaklardaki bazı ifadelerden o zamanlar müslüman toplumlarda, mûsikîye olduğu gibi şiire de kimi din âlimleri tarafından -şairlerin saray çevreleriyle yakın ve tasvip görmeyen bazı ilişkilerinin de etkisiyle- olumsuz gözle bakıldığının ve büyük bir din âlimi olan Mevlânâ'nın bu yönden suçlandığının ipuçlarını bulmak mümkündür. 1 Buna karşılık -aynı ifadelerden- Mevlânâ ailesinin anavatanları olan Horasan'dan farklı olarak Anadolu'daki dinî yaşamda müsâmahakâr bir atmosferin bulunduğu ve kendisinin şiire yönelmesinde Anadolu insanının manzum sözlerden ve ahenkten hoşlanmasının da rolü olduğu anlaşılmaktadır. 2       Sultan Veled'in İbtidâ-nâme'sindeki ifadelerin açıkça gösterdiği üzere 3 Şems'le buluşmasından sonra aşk ummanına dalan Hz. Mevlânâ, tabîî olarak âşık bir ruhun heyecanlarına cevap verebilecek yegâne vasıta olan şiir ve mûsikîye yönelmiş; Şems'in de teşvikiyle semâa başlamıştır. Mevlânâ hayatının bundan sonraki bölümünde şiiri, mûsikî ve semâı âdetâ kendisine manevî yol arkadaşları edinmiş; heyecanlarını, coşkusunu, sevincini, üzüntüsünü hep bu vasıtalarla ifade etmiş, onlarla tesellî ve sükûn aramıştır. Gazellerin çoğunu, özellikle Şems-i Tebrîzî'nin kaybolması üzerine söylediğini biliyoruz. Çok zaman semâ esnasında söylediği bu coşkulu manzûmeler, sevenleri tarafından zaptedilmiş ve bunlar aruz vezinlerine göre tasnif edilmiştir.

Hiçbir zaman bir şairlik iddiasında bulunmamış olan ve daima sözün, manaları ifadedeki kifâyetsizliğinden şikâyet eden Mevlânâ'nın şiirlerinde görülen bazı aksaklıklara dikkat çeken Fuad Köprülü, şairin "rûhunu, bütün samimiyyeti, derinliği, çıplaklığıyle gösteren manzûmelerindeki ilâhî lirizm"in yüksekliğini vurgulamakta ve bu sebeple Mevlânâ'yı belki de Farsça şiir söyleyen en büyük mutasavvıf şair saymak gerektiğini itiraf etmektedir. 4

Bilindiği üzere gazellerin aslî konusu aşktır. Şair, gerek duygu ve düşünce dünyasını, gerekse dış dünyadan aldığı unsurları hep bu tema etrafında yüksek bir sanat duyarlılığıyla işler, dile getirir. Bu çerçevede "döneminin bütün bilgilerini kavramış, Hint-İran, Yunan-Roma mitolojisini bilen, yeri gelince âyet ve hadislerden faydalanan bir bilgin olan Mevlânâ'nın şiirlerinde halk unsurlarının önemli bir yeri vardır. Türk atasözleri, gelenekler, töreler, halk deyimleri, halk inançları, eski devirlerin kanaatleri, köyler, şehirler ve sokaktaki delilere taş atan çocuklardan rüşvet yiyen kadılara kadar çok geniş bir sosyal çevre divanının panoramasını belirler." 5

Mevlânâ şiirlerinde çoğunlukla mahlas yerinde -alışılagelmiş kullanımdan farklı olarak- kendisine karşı büyük bir sevgi ve özlemle bağlı olduğu Şems-i Tebrîzî'nin adını kullanmış, bu sebeple eseri, Dîvân-ı Kebîr isminin yanısıra Dîvân-ı Şems veya Külliyyât-ı Şems diye de anılmıştır. Az sayıdaki bazı manzûmelerinde, "sus" manasına gelen "hâmûş" kelimesini veya Salâhaddin ve Hüsâmeddin adlarını mahlas olarak tercih etmiştir.

Dîvân-ı Kebîr'e gösterilen ilgi Mesnevi'ye göre elbette daha azdır ve onun üzerine yapılan çalışmalar genellikle seçmelere ve bazı beyit veya manzûmelerin şerh ve izahına münhasır kalmıştır. Dolayısıyla yazma nüshalarına daha az rastlanır. Gerek yazma, gerekse Hindistan ve İran'da neşredilmiş olan eski matbû metinlerinde beyit sayıları ekseriya 30 ilâ 50 bin beyit arasında değişir. Divan'a başka şairlerin şiirlerinin karışmış olması, beyit sayısının artmasına sebep olmuştur. Eserin bilimsel (tenkitli) metni, İranlı değerli âlim Bedîüzzaman Furûzanfer tarafından 9 eski yazma karşılaştırılıp Mevlânâ'ya ait olmayan şiirler mümkün mertebe ayıklanarak gerçekleştirilmiş ve Külliyyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr adı altında 8 büyük cilt halinde yayınlanmıştır. (Tahran, 1336-1345 h.ş. I-VI. ciltlerde kafiyeye göre alfabetik sırayla -toplam 36.360 beyitten oluşan- gazeller ve terkîb-i bendler; VII.ciltte sözlük, fihrist ve açıklamalar; VIII.ciltte ise 1995 rubai bulunmaktadır.) Eser İran'da Furûzanfer neşri esas alınarak birçok kez basılmıştır. 6

Dîvân-ı Kebîr Türkçe'ye büyük mütehassıs ve âlim Abdülbaki Gölpınarlı tarafından çevrilerek 1957-1974 yılları arasında yayınlanmıştır. 7 Mütercim, çevirisine Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki 68-69 nolu yazmayı esas almıştır. Bu nüshada 44.834 beyit bulunmaktadır. 8 Gölpınarlı çevirisinden hareketle Dîvân-ı Kebîr, Nevit Oğuz Ergin tarafından İngilizceye tercüme edilmekte ve 2000 yılında XII.cildi yayınlanmış olan bu tercüme, T. C. Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle ABD'de (California) neşredilmektedir.

Yurt içinde ve yurt dışında Dîvân-ı Kebîr'den birçok seçmeler, tercümeleriyle ve bazen açıklamalarla birlikte yayın sahasına çıkmıştır. Bu cümleden olarak Midhat Bahari Beytur, İranlı şair ve tezkire yazarı Rıza Kuli Han Hidayet'in Dîvân-ı Şemsü'l-hakâik (Tebriz, 1280) adlı antolojisini Türkçeye çevirerek Dîvân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler ismiyle neşretmiştir. (Mevlânâ'ya ait olmayan şiirlerin de yer aldığı bu üç ciltlik eser, 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından neşredilmiştir.) Mevlânâ ve şiirleri batıda daha ziyade J. Von Hammer, Friedrich Rückert, Rosenzweigh-Schwannau, Nicholson, Bausani gibi bilgin ve edipler tarafından yapılan tercümelerle tanınmıştır. Günümüzde Coleman Barks'ın İngilizce'ye yaptığı tercümeler beğeniyle okunmaktadır. İran ve Pakistan gibi ülkelerde de bu yönde birçok yayın bulunmaktadır.

Dîvân-ı Kebîr'deki rubailerin Farsça metni, Türkiye de ilk defa Veled Çelebi (İzbudak, 1867-1953) tarafından İstanbul'da 1314 yılında yayınlanmış, bu eser sonraları M. Nuri Gencosman tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı, Dîvân-ı Kebîr tercümesine esas aldığı nüshanın sonundaki 1765 rubaiyi de Türkçeye çevirerek Rubâîler adıyla yayınlamıştır. (İst., 1964) Son yıllarda Mevlânâ ve eserleri üzerine yaptığı yoğun çalışmalarla tanınan Şefik Can, 2217 rubainin tercümesini Farsça metinleriyle birlikte neşretmiştir. Rubailerin -seçmeler yapılarak da- çevirileri birçok kimse tarafından yayınlanmıştır. Bu kişilerden A. Gölpınarlı, Hasan Âli Yücel, Âsaf Hâlet Çelebi, Hüseyin Rifat Işıl, M. N. Gencosmanoğlu, Feyzi Halıcı, Talat Sait Halman ve Hamza Tanyaş zikredilebilir.

II. MESNEVİ: Asırlarca çeşitli milletlerin aynı değerler etrafında oluşturdukları İslâm kültür ve medeniyetini yoğuran aslî ve en önemli unsurlardan biri, kuşkusuz tasavvuf düşüncesi olmuştur. İslâmın bir tür yorumu ve uygulanışı demek olan tasavvuf, yüzyıllar boyunca ilim, fikir, gönül ve sanat erbâbı tarafından yazılan nice değerli eserlerle anlatılmıştır. Allah, kâinat, insan üzerine fikirleri; fert ve cemiyetle ilgili konuları en güzel şekilde izah eden tasavvufî şaheserlerden biri de Mevlânâ'nın Mesnevi'sidir.

Mesnevî, esasen İslâm medeniyeti dairesindeki klâsik edebiyatlarda bir nazım şeklinin adıdır. Her beyti kendi arasında kafiyeli olan bu formda, kafiyedeki serbestlik ve bağımsızlık sebebiyle uzun hikaye ve roman tarzı kitaplar, didaktik eserler v.s. genellikle mesnevi şeklinde kaleme alınmıştır. Mevlânâ kitabını bu adla isimlendirip başka bir isimvermediğinden, "Mesnevî" kelimesi, ona yazıldığı zamandan beri özel isim olmuştur.

Mevlevilikle ilgili en eski kaynakların verdiği bilgilere göre Mevlânâ'ya büyük bir saygı ve sevgiyle bağlı olan Çelebi Hüsâmeddin, bir zaman şeyhinden, sülûk âdâbını ve tasavvufî hakikatleri dervişlere telkin edebilecek bir eser vücuda getirmesini ve o vakte kadar yazılan gazellerin epeyce büyük bir yekûn tuttuğu için biraz da mesnevi cihetine rağbet etmesini rica etmiş; O da üzerinde Mesnevî'nin ilk onsekiz beyitinin yazılı bulunduğu bir kağıdı sarığının arasından çıkararak kendisinin de bunu düşündüğünü söylemiş ve hayatının son dönemini kapsayan 10-15 yıllık bir zaman içerisinde (her fırsatta Mevlânâ söyleyip Hüsâmeddin Çelebi yazarak ve daha sonra kendisine tekrar okuyarak ve gerekli düzeltmeleri yaparak) altı ciltten oluşan ve 26 bin beyte yaklaşan o muazzam âbide vücuda gelmişti. 9

Mevlânâ Mesnevi'nin yazılış gayesini ve muhtevasını şu sözlerle açıklar: "Bu kitap, Mesnevi'dir. O, ulaşmada, tam inanış sırlarını açmada din temellerinin temellerinin temelleridir. O, Allah'ın en büyük fıkhıdır; Allah'ın en aydın şerîatıdır, en reddedilmez delilidir." "Gerçekten de o, gönüllere şifadır, hüzünlere cilâ. Ku'ran'ı, iyiden iyiye açar, açıklar. Şanları yüce, özleri hayırlı yazıcılar, elleriyle yazmışlardır onu." 10 (Gölp., I, s.3-5)

"(Bu kitap) şunu anlatır: Şeriat bir muma benzer, yol gösterir. Ama ele mum almakla yol alınamadığı gibi mum almasan da yol alınmış olmaz. Yola düştün mü şu gidişin, Tarikattır; dilediğince eriştin mi bu, Hakikattir. (...) Yahut da şeriat, tıp bilgisini öğrenmeye benzer; tarikat, tıp bilgisine göre perhiz etmek, ilaç yemektir; hakikatse, ebedî olarak sağlık-esenlik bulmaktır." (Gölp., V, s.3-4)

Mevlânâ, "Bizim Mesnevimiz vahdet (birlik) dükkanıdır; (onda) "bir" den başka ne görürse, o puttur." (İzb., VI, 1528) der ve tevhid anlayışını,

"Yüz tane kitap olsa hepsi de "bir" baptan ibarettir. Yüz tarafta da tek "bir" mihraba dönülür.

Bu yolların hepsi tek "bir" eve çıkar. Bu binlerce başak, "bir" tek tohumdan meydana gelmiştir. sözleriyle dile getirir. (İzb., VI, 3667-68)

Mesnevi altı ciltten (defter) oluşmaktadır. Eserin bilimsel metnini (edisyon kritik) hazırlayıp İngilizce'ye tercüme eden ve ona şerh mahiyetinde açıklamalar yazan, ünlü İngiliz müsteşrik Reynold A. Nicholson (1868-1945)'un neşrine göre Mesnevi'de toplam 25632 beyit vardır. 11 Her cildin başında bir mukaddime vardır ve metin içerisinde konular başlıklar halinde verilmiştir. Eser, aruzun Remel bahrine ait Fâilâtün fâilâtün fâilün vezniyle nazmedilmiştir. 12 Tasavvuf sahasında en çok okunan ve kendisine en fazla şerh yazılan eserlerden biri, belki de birincisi olan Mesnevi, yurt içinde ve yurt dışında defalarca basılmıştır. Eserin, çok sayıdaki yazma nüshaları arasında yazıldığı tarihlere kadar uzananlar vardır.

Mesnevi, -yukarıda ifade edildiği üzere- içerisinde binlerce ayet, hadis, atasözü, temsil, hikaye, fıkra bulunan 6 ciltlik ve 26 bin beyte yaklaşan devâsâ bir eserdir. "Mağz-i Kur'an" yani "Kur'an'ın Özü" diye adlandırılan eserde müellif, fert ve toplumu ilgilendiren hemen her konuyu ele alır. Meseleleri en etkili ve ikna edici delillerle ve son derece akıcı, sürükleyici, edebî bir üslûpla enine boyuna tahlil eder.

Mevlânâ'nın eserlerindeki en bâriz özelliğin külfetsizlik olduğunu ifade eden büyük mütehassıs Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi'nin üslûbu ve muhtevâsı hakkında özetle, şu değerli tespitleri yapar: "Şairliğin en büyük meziyetlerinden biri ve belki birincisi olan tedâi kabiliyeti Mevlânâ'da misli görülmemiş bir derecededir. Zamanın bütün bilgilerini en ince noktalarına kadar bilen, birkaç dile sahip olup bütün şairleri okumuş bulunan; bunlarla beraber fevkalâde seyyal bir zekâ, çok ince ruh, eşsiz bir vecit, örneksiz bir aşk, emsalsiz bir seziş ve buluş kabiliyetinin; neşenin, çoşkunluğun, hayranlığın, hulâsa bütün bir mâna âleminin mümessili olan Mevlânâ, Mesnevî'yi söylüyor, zihninde bahisler, bahisleri kovalıyor, bu bahislere uygun hikâyeler, hikâyeleri hatırlatıyor, söz ulamı bu suretle uzayıp gidiyor. Bu hikâyeyi anlatırken hikâyedeki bir insan veya hayvana söz söyletmeye başlıyor, fakat derhal söz söyliyen kendisi oluyor.(...) Bu harikulâde tahkiye tarzı; bir şerhle, hikâyenin ruhî tahliliyle biterken, hattâ bazan bitmeden yeni bir bahse girilmesi icabediyor. (...)

Mevlânâ, kitabında kelâm kaidelerinden, Yunan felsefesiyle bu felsefenin İslâmi şekli olan Hükema felsefesinden, bu sistem içinde yaradılış ve dünya telâkkilerinden, büyük sofilerin, menkabelerinden bahseder. Mesnevi'de yer yer realiteye de ehemmiyet verilmiştir. Bu yalnız, hikâyelerde değildir. Mevlânâ gezdiği yerleri, gördüğü şeyleri anlatırken de realiteye büyük bir kıymet verir. Bütün bir devrin âdetleri, görenleri, düşünce ve sezişleri elle tutulur, gözle görülür bir halde canlanır.(...)

Mesnevi'de Mevlânâ'ya asıl müessir olan Hakîm-i Senâi ve bilhassa Ferideddin-i Attar'dır. Zaten Eflâkî, Çelebi Hüsameddin'in Mevlânâ" yı Mesnevi'yi yazmaya teşvik ederken şakirtlerinin Hakîm-i Senâî'nin "İlâhi Name" siyle Attar'ın "Musibet Name" ve "Mantık-al Tayr" ını okuduklarını, kendisinin de "İlâhi Name" tarzında ve "Mantık-al Tayr" vezninde bir kitap yazmasını rica ettiğini söylemektedir.(...)

Hulâsa Mesnevi, baştan başa bir kültür âlemidir. Ve dünya eserleri arasında bu kitabın mümtaz bir mevkii vardır, mistik eserlerle sofiyane şiirler arasındaysa bir benzeri yoktur." 13

Hâsılı, hakikat yolunda Allah ve Peygamber sevgisini gönüllere yerleştirmeyi hedefleyen, İslâmiyetin aşk derecesinde bir samimiyetle yaşanmasını savunan Mevlânâ, fikirlerini esas olarak bu eserle kitlelere duyurmuş ve benimsetmiştir. Bütün bu yönleriyle bizim duygu ve düşünce dünyamıza kaynaklık etmiş, kültür hayatımızda kesin ve derin bir iz bırakmış olan Mesnevi hakkında Anadolu'daki çalışmalar erken dönemlerde başlamış; yazılmaya başlandığı andan itibaren alimler, edipler, şairler kadar devlet adamları, esnaf ve halk tarafından da sevilmiş ve gittikçe artan bir ilgiyle benimsenmiştir. Bu değerli kitap, asırlarca kadın-erkek, yaşlı-genç her seviyeden insan tarafından okunmuş, Mesnevîhanlarca gerek tarikat mensuplarına gerekse halka anlatılmış, bir çok âlim ve mutasavvıf tarafından tercüme ve şerhedilmiş, kendisinden birçok seçmeler yapılmış, konulara göre tasnif edilmiş, lügatleri hazırlanmış, eserlere, fikirlere, sanat ve edebiyat ürünlerine ilham kaynağı olmuştur. Ülkemizde, Surûrî (öl. 1562), Şem'î (öl. 1600'den sonra), Ankaravî (öl. 1631), Yusuf Dede (öl. 1669), Nahîfî (öl. 1738), Şakir Mehmed (öl. 1836), Mehmed Murad (öl. 1847), Ahmed Avni Konuk (öl. 1938), Veled Çelebi (öl. 1953) Abdülbâki Gölpınarlı (öl. 1982) ve Şefik Can (d. 1910) Mesnevi'yi baştan sona tercüme veya şerh etmeyi başarmışlardır. Tâhirü'l-Mevlevî (öl. 1951)'nin 5.defterin başlarına kadar getirdiği şerh de Şefik Can tarafından ikmal edilmiştir. Mesnevi'nin bir kısmının -özellikle birinci defterin- tercüme ve şerhini ihtiva eden daha pek çok eser yazılmıştır. 14

Geçmişte Mevlânâ'nın etkisi, elbette sadece Anadolu ile sınırlı kalmamış, bilhassa İran ve Hindistan sahalarında O'nun etkisi büyük olmuş; pek çok âlim, mutasavvıf ve edip eserleriyle ilgilenmişler, onlara değerli şerhler yazmışlardır. Günümüzde ise yurt içinde ve yurt dışında, Mevlânâ ve eserleri üzerine yapılan çalışmalar büyük bir hız kazanmıştır. Mesnevi, dünyadaki başlıca büyük dillere çevrilmiştir veya çevrilmektedir. Bu cümleden olarak Mevlânâ ve Mesnevi'yle ilgilenen çağdaş bilginler arasında, İran'dan başta Bedîuzzaman Furûzanfer olmak üzere Muhammed Takî Ca'ferî, Abdülhüseyn Zerrinkûb, Muhammed İsti'lâmî, Seyyid Sâdık Govherîn, Kerîm Zamânî; Pakistan'dan büyük şair Muhammed İkbâl'in yanısıra Afzal İkbâl, Mevlânâ Kadı Seccad Hüseyn; Mısır'dan Muhammed Abdüsselâm Kefâfî ve öğrencisi İbrahim Desûkî Şitâ; İngiltere'den Reynold A. Nicholson ve öğrencisi A. J. Arberry; Fransa'dan Eva De Vitray Meyerovitch; Almanya'dan -daha ziyade Mevlânâ'nın fikirleriyle ilgilenen-Annemarie Schimmel anılmalıdır. 15 Özellikle maddenin dar kalıpları arasına sıkışmış olup rûhen huzur ve sükûn arayan, hayatlarını anlamlı kılacak ve ona derinlik katacak arayışlar içinde bulunan Batılılarda Mevlânâ ve eserlerine yöneliş, önemli boyutlara varmıştır. Bugün "Mevlânâ" ve "Rumi" kelimelerinin içinde yer aldığı web sitelerinin yüzbinlere ulaştığını ve Mevlânâ'nın eserlerinin ABD'de yıllardır en çok satılan kitaplar arasında yer aldığını zikredersek konunun geldiği nokta anlaşılabilir.

Haklı bir şöhretle, müslüman milletlerin asırlarca, gönülden sevgisini ve saygısını kazanmış olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, dün olduğu gibi bugün de sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa manevi rehberliğini, engin fikirleri ve eserleriyle, özellikle de ölümsüz şaheseri Mesnevi'siyle sürdürmektedir.

III. FÎHİ MÂ FÎH: Farsça mensur olarak yazılmış olan eser, "içindeki içindedir, ondaki ondadır" manalarına gelir. Mevlânâ'nın yaptığı sohbetlerin, yakınları -muhtemelen Sultan Veled- tarafından derlenmiş şeklidir. (Nitekim âdet olduğu üzere Sultânü'l-Ulemâ ve Bahâeddin Veled'in Maârif adlı eserleri, Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî ve Şems-i Tebrîzî'nin Makâlât isimli kitapları da onların çeşitli meclislerdeki sohbetlerinin sonradan yazıya geçirilmiş şekilleridir.) Fîhi mâ fîh adı eski nüshalarda geçmemektedir; ünvan olarak bazı yazma nüshalarda "Esrârü'l-Celâliyye" olarak yer almıştır.

Fîhi mâ fîh, çeşitli bölümlerden meydana gelmiş orta hacimde bir eserdir. Bölümlerin sayısı çeşitli nüshalarda değişiklik göstermekte olup matbû nüshalarda 70'ten fazla bölüm vardır. Kitabın bazı yerlerinde ünlü Selçuklu veziri Muîneddin Pervâne'ye hitap edilmekte, Şems'ten, Seyyid Burhâneddin ve Salâhaddîn-i Zerkûb'dan bahisler geçmektedir. Eser Mevlânâ'nın dinî ve tasavvufî görüşlerini, muhtelif konulardaki fikirlerini Mesnevi'den daha açık ve yalın bir tarzda gösterir. Sade bir Farsça ile yazılmış olan Fîhi mâ fîh, aynı zamanda devrinin çeşitli özelliklerini yansıtan önemli bir kaynaktır. Bölümler, ya bir soruya verilen cevap şeklindedir, yahut bir hadisenin beyanıyla, bir âyet veya hadisin izahıyla başlamaktadır. Bunun yanısıra "tasavvufî menkıbeler, klâsik şark hikâyeleri, efsâneler, masallar malzeme olarak kullanılmış, Moğollar'ın zulmü dile getirilmiş ve mağlup olacaklarına işaret edilmiştir." 16

Mesnevi ve Dîvân-ı Kebîr kadar şöhret kazanamamış olan eserin Mevlânâ Bibliyografyası'nda kaydedilmiş 36 yazma nüshası bulunmaktadır. 17 İlk baskıları 1318/1900 ve 1333-4/1915-6 yıllarında İran'da, 1929 yılında Hindistan'da yapılan Fîhi mâ fîh'in ilmî neşri İranlı değerli âlim Bedîuzzaman Furûzanfer tarafından gerçekleştirilmiş (Tahran, 1951); son olarak da eserin tenkitli neşri Cafer Müderris-i Sâdıkî tarafından bir kez daha yapılmış ve bu çalışma Makâlât-ı Mevlânâ (Fîhi mâ fîh) adıyla 1994 yılında Tahran'da yayınlanmıştır.

Fîhi mâ fîh, son Mesnevi şârihlerimizden Ahmed Avni Konuk (öl. 1938) tarafından tercüme edilmiş, 73 fasıldan oluşan bu tercüme, mütercimin vefatından çok sonra İstanbul'da 1994 yılında merhum Selçuk Eraydın tarafından yeni harflerle neşredilmiştir.

İkinci tercüme Meliha Ülker Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından yapılmıştır. 61 fasıldan ibaret olan ve B. Furûzanfer neşrinden yapılan bu tercüme, 1954 yılında Milli eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Son olarak Abdülbaki Gölpınarlı, gerek bu ikinci tercümeyi, gerekse Furûzanfer neşrini yeterli görmeyerek eserin metnini Türkiye'deki yazmalardan istifadeyle yeniden düzenlemiş ve (yayınlanmamış olan) bu metinden yaptığı çeviriyi 1959 yılında İstanbul'da neşretmiştir.

Fîhi mâ fîh, Urducaya 1929 yılında Abdülmecid ve 1991 yılında da Abdürreşîd Tebessüm tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Eser, İngilizceye A.J.Arberry (New York, 1972) ve Wheeler Thackston (Putney, VT, 1994); Fransızcaya Eva de Vitray- Meyerovitch (Paris, 1976) ve Almancaya Annemarie Schimmel (Munich, 1988) tarafından çevrilmiştir.

IV. MEKTÛBÂT: Mevlânâ'nın yakınlarına, dostlarına, bazı âlimlere, bilhassa devlet büyüklerine ve önemli şahıslara yazdığı mektupların bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Muhtelif vesilelerle kaleme alınmış olan bu mektupların çoğunda bir kimse tavsiye edilmekte veya birisinin derdine çare aranmaktadır. Eser, Mevlânâ'nın yaşadığı dönem için de önem arzetmektedir.

Mektûbât'ın üslûbu ve önemi hakkında B. Furûzanfer şu tespiti yapmaktadır: "Mektupların üslubu incelenirse, nesr-i mürsel, yani sade yazılmış olduğundan seci ve diğer sanat oyunları göstermeyen yazılar arasına koymak gerektir. San'at için ağır bir yük olan ünvanlardan sarfınazar edilirse, diğer kısımlar sade, külfetsiz tarzda yazılmıştır. Bazan çok fesahatli, heyecan verici, tesir edicidir.(...) Mektupların konuları nispetinde yazılan fesahatli Arapça, Farsça şiirlerle Kur'anı Kerim âyetleri, hadisler onlara yüz türlü güzellik bağışlamaktadır." "Mevlânâ'nın hayatını aydınlatmak, Mesnevi'yi iyi anlamak bakımından mektupların okunması zaruridir. Mevlânâ'nın yaşayışına ait birçok özelliklerin, Eflâki Menakıbındaki müphem konuların açıklanması, ancak mektupların yardımı ile kabil olabilecektir." 18

Nüshalarına az rastlanan bu eserin, 19 Üsküdar Mevlevihanesi son postnişîni Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944) tarafından tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında ünlü tıp tarihçilerimizden Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974) tarafından Mevlânânın Mektubları adıyla neşredilmiştir. Bu metinde 147 mektup bulunmaktadır. 1-27. sayfalarda Uzluk'un muhtevâya yönelik bir giriş yazısı bulunmaktadır. Türkçe kısmın baş tarafında (s. I-IV) Mevlânâ Dergâhı son postnişinlerinden Veled Çelebi (1867-1953)'nin Mevlânâ'nın eserlerini anlatan bir takrizi; Farsça kısmın baş tarafında aynı takrizin Farsçası, Ahmed Remzi Akyürek'in önsözü ve yine Hüseyin Dâniş'in bir takrizi (s. 6-7) yer almaktadır. 20 Bu neşir, eski Dârülfünun hocalarından ve Diyanet İşleri Başkanlarından Şerefeddin Yaltkaya (1879-1947) tarafından eleştirilmiştir. 21 Mektûbât metnini tatmin edici bulmayan Abdülbaki Gölpınarlı eserin Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki 79 nolu nüshasını esas alıp 6 yazma nüshayı karşılaştırmak sûretiyle metni yeniden kurmuş ve (neşredilmemiş olan) bu metinden yaptığı tercümeyi, değerli notlarla birlikte İstanbul'da 1963 yılında yayınlamıştır. Son olarak Mektûbat'ın tenkitli metni Tevfik Sübhânî tarafından 1371/1992 yılında Tahran'da neşredilmiştir.

V. MECÂLİS-İ SEB'A: Mevlânâ'nın yedi vaazını ihtivâ eden Farsça mensur bir eserdir. Bu vaazlar muhtemelen Sultan Veled veya Çelebi Hüsameddin tarafından not edilmiş, fakat olduğu gibi bırakılmamış, esasa dokunmamak kaydıyla gözden geçirilerek ona bazı ilâveler yapılmıştır.

Eserde vaazlar münâcât, na't ve dua cümlelerinden oluşan secili bir girişten sonra bir hadisle başlamakta; toplumun bozulması, günahlardan sakınma, inancın gücü, iyi kulluk, bilginin önemi, aklın değeri, gaflet gibi konular, âyetler hadisler ışığında ve hikâyeler eşliğinde izah edilmektedir. Kitapta Mevlânâ'yı etkilemiş olan İranlı mutasavvıf şairler Senâî ve Attar'ın sözlerinden nakiller, Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevi'den beyitler vardır. Mecâlis-i Seb'a bilhassa Mevlânâ'nın Şems'le karşılaşmasından önceki düşüncelerini aksettirmesi açısından önem arzetmektedir.

Nüshalarına nâdir olarak tesadüf edilen bu küçük eserin, Ahmed Remzi Akyürek tarafından tashih edilen Farsça metni, 1937 yılında İstanbul'da, Kitapçı Rizeli M. Hulûsî'nin tercümesiyle birlikte, "Mevlânâ'nın Yedi Öğüdü" adı altında yayınlanmıştır. 22 Veled Çelebi'nin matbû Mektûbât'ın başındaki yazısı, sonlarına bazı eklemeler yapılarak Mecâlis-i Seb'a'nın baş tarafına da konulmuştur. Eserde musahhihin önsözü, eserin basım işini üstlenmiş olan F. Nafiz Uzluk'un takdimi ve Sultânü'l-Ulemâ, Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî'nin hayatlarına dair kendisinin kaleme aldığı 108 sayfalık bir inceleme yazısı da bulunmaktadır.

İstanbul Selimağa Kütüphanesi'ndeki h.788 tarihli nüsha esas alınıp Konya Mevlânâ Müzesi'ndeki h.753 tarihli nüsha ile mukâbele edilmek sûretiyle meydana getirilen bu metni ve tercümesini Abdülbaki Gölpınarlı, "Dr. F. N. Uzluk'un büyük bir hüsn-i niyetle giriştiği bu iş, tashih ve terceme hataları yüzünden başarılamamıştır" diyerek yetersiz bulmuş ve bu nedenle eseri Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki 79 nolu mecmuada yer alan nüshayı esas alarak yeniden tercüme etmiş ve bu tercüme Konya'da 1965 yılında yayınlanmıştır. Mecâlis-i Seb'a'ya ait söz konusu yazmanın metni, Tevfîk Sübhânî tarafından Tahran'da 1986 (2.bs. 1994) yayınlanmıştır. 23

Mevlânâ'ya aidiyeti kesin olan bu beş eserden başka 24 bazı küçük risâleler ve manzûmeler de O'na nispet edilmiştir. Bunlar, Tırâş-nâme adlı 75 beyitlik bir mesnevi; Aşk-nâme adlı 94 beyitlik bir mesnevi; Risâle-i âfâk u enfüs adlı 72 beyitlik bir kaside; aynı isimde mensur bir risâle; Risâle-i akâid isimli mensur küçük bir eserdir. Bu manzûme ve risâlelerin Mevlânâ''a ait olmadığı ilim ve ihtisas erbabınca ortaya konulmuştur. 25

ÖRNEKLER 26

DİVAN-I KEBİR'DEN

GAZELLER

GÖNLE VURAN GÜZELLİK

Bahçe onu bilseydi terü taze dalından kan damlardı. Akıl onu anlasaydı gözünden ırmaklar coşardı.

O ay parçası güzel, bir gün, gün değirmisinden baş çıkarıp görünseydi havada, zerre zerre Mecnunlar, Leylâlar belirirdi.

Onun akıl defineleri bir bucakta aşağılık bir yere aksetseydi, o yıkık yerin her yanında yüzlerce Kârun hazinesi meydana gelirdi.

Gönle vuran güzellik göze de görünseydi, her elini yüzünü yumıyan kirli kişi Şeyh Zünnun kesilirdi.

Ey bakınıp duran tâcir, ne vakte dek bakıp kalacaksın? Sevgiliyi elde etmek ucuz olsaydı bu bakışla sevgili meydana çıkardı elbet.

Yeni bir konuk geldi amma şu nimetler bütün dünyaya yeter, hatta dünyadakiler daha fazla olsaydı nimetler de daha fazla gelirdi.

(C.I, s. 208)

BATMAYI GÖRDÜN YA DOĞMAYI DA SEYRET

Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı bende bu dünyanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma, bu çeşit bir şüpheye düşme.

Benim için ağlama, "yazık yazık!" deme; şeytanın ayranına düşer, düzenine kapılırsan yazık olur, yazık yazık demenin sırası gelir.

Cenazemi görünce "ah ayrılık, ayrılık!" demeye kalkışma; kavuşup buluşmam o zamandır benim.

Beni kabre indirip bırakınca "elvedâ, elvedâ!" deme; çünkü kabir, can topluluğunun bir perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret; güneşe, aya, batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür amma doğmaktır o; mezar hapis gibi görünür amma canın kurtuluşudur o.

Hangi tohum, yere ekildi de bitmedi; ne diye insan tohumunda da böyle bir şüpheye düşmüyorsun yani?

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı; can Yusuf'u, ne diye kuyudan feryâd etsin?

Bu yanda ağzını yumdun mu aç o yanda; artık senin hay huyun, mekânsızlık âleminin havalarındadır.

(C. III, s. 169)

YÜCELERDENİZ, YÜCELERE GİDİYORUZ

Yücelerdeniz, yücelere gidiyoruz biz; denizdeniz, denize gidiyoruz biz.

Biz oradan da değiliz, buradan da; mekânsızlık âlemindeniz, mekânsızlığa gidiyoruz biz.

Tapacak Allah'tır ancak sözü, yoktur tapacak sözünün ardından gelir; biz de yokuz âdeta, vara gidiyoruz biz.

Can tufanında Nûh'un gemisiyiz; hâsılı elsiz ayaksız gidiyoruz biz.

Dalga gibi kendimizden baş çıkardık, gene kendimizi seyre gidiyoruz biz.

Hakk'ın yolu iğne yordamından da ince; fakat iplik gibi yalınkat gidiyoruz biz.

Aklını başına devşir de yoldaşlarını, konak yerini hatırla; hatırla da bil ki her an yol almadayız, her an gidiyoruz biz.

"Gene de dönüp ona varacağız" âyetini okumuşsundur; oku da anla; nerelere gidiyoruz biz?

Yıldızımız, ay devrinde değil, Ülker'in ülkesine gidiyoruz biz.

Başlarımızda yüce bir himmet var; yücelerden, yüceler yücesi Rabbe gidiyoruz biz.

A kör sıçan, harman günümüz bugün; kör değilsen aç gözünü de gör, gözü açık gidiyoruz biz.

A söz, sus, gelme benimle; dikkat et de bak, kıskançlığımızdan bizsiz gidiyoruz biz.

A varlığımız yolumuzu kesme; Kafdağına, zümrüdüankaya gidiyoruz biz.

(C. IV, s. 229)

ESKİYİ SÖYLEMEK GEREKMEZ BİZE

Şiirim mısır ekmeğine benzer; gece gelir geçerse yiyemezsin, tâzeyken yemeye bak; üstüne toz konmadan ye onu.

Onun yeri, ateş gibi tez giden hatırdır; fakat şu dünyada, soğuktan ölüverir.

Balık gibi, bir soluk, şu toprakta çabalar, çırpınır; bir an sonra bakarsın ki soğumuş gitmiş.

Fakat terü tâzeyken hayalini yedin mi nice hayaller çizmen gerek.

İçtiğin hayal, yepyeni bir hayal olmalı; eskiyi söylemek gerekmez be adam!

(C. V, s.134)

SEMÂ SEVGİLİYLE BULUŞMAK İÇİNDİR

Semâ, diri kişilerin canlarına rahattır, huzurdur; canında can olan bilir bunu.

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Semâ düğün olan yerde olur, yas olan yerde değil; yas yeri, feryat figan yeridir.

Üzerindeki cevheri görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye müzik ne yapsın, def ne etsin; semâ, gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.

Yüzlerini kıbleye dönmüş kişiler bu dünyada da semâdadır, o dünyada da;

Hele halka olup semâ ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa.

Bir parmak şeker istiyorsan zaten var, hem de bedava; fakat şeker madenini istiyorsan o da burada.

(C.VI, s. 134)

ÖLÜYDÜM, DİRİLDİM

Ölüydüm, dirildim; ağlayıştım, gülüş oldum; aşk devleti geldi; durup duran, geçip gitmeyen devlet kesildim.

Tok bir gönlüm var, pek bir yüreğim; arslanların ödü var bende; doğup parlayan Zühre oldum ben.

Dedi ki deli değilsin de bu eve o yüzden layık değilsin...Gittim, sarhoş oldum, çalgıyla çağanakla doldum.

Dedi ki öldürülmemişsin; çalgıya, çağanağa bulanmamışsın...Yaşayışının yüzüne karşı öldürüldüm, yerlere serildim gitti.

Dedi ki aklı eren bir adamcağızsın; hayallerle zanlarla sarhoşsun sen. Aptal oldum, küstahlaştım, herkesten kesildim.

Mum oldun, bu topluluğun kıblesi kesildin dedi; topluluk da değilim, mum da değilim; dağılan bir duman kesildim ben.

Şeyhsin, başsın; önde gidensin, kılavuzsun dedi; şeyh de değilim, ön de değilim; senin buyruğuna kul oldum ben.

Kolun kanadın var; sana kanat vermem ben dedi. Onun vereceği kanatlara heves ettim de kanatlarımı yoldum, kanatsız kaldım.

Gönlüm can parıltısını buldu, açılıp yarıldı. Gönlüm, senin atlasını buldu da şu yamalı hırkaya düşman kesildim.

Zühre'ydim, ay oldum; yüzlerce aya gök kesildim; Yûsuf'tum, şimdiden sonra Yûsuf'u doğurmadayım ben.

A ay, senin yüzünden herkesçe bilindim tanındım. Bir bana bak, bir kendine... Senin gülüşünün yüzünden gül bahçesi kesildim, gülüp durmadayım.

Yürüyüp giden satranç taşları gibi tümden dil kesil, gene de sus! Çünkü o dünya padişahının yüzünden kutlandım, kutlu oldum gitti.

(C. VII, s. 198)

 

RUBAİLER

Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz aşkın çocuğuyuz, aşk da bizim annemiz.

Ey çadırımızın altında gizlenmiş olan annemiz! Sen bizim kâfir tabiatımız yüzünden saklandın! (R.No: 49)

***

Ney'le konuştum, dedim ki sana kim cefa etti böyle.Böyle hiç konuşmadan feryatlar, iniltiler neden?

Ney cevap verdi: Beni şeker dudaklıdan ayırdılar. Feryatsız, figansız yaşamayı bilemiyorum ki... (R.No: 200)

***

Yâriyle hoş geçinen yârsız kalmaz, müşteri ile iyi anlaşan iflâs etmez.

Ay geceden ürkmediği için öyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için o kokuyu elde etti. (R.No: 211)

***

Bu dönüşü ben kendi canımdan öğrendim. Beden kalıbına girmeden önce can âleminde de böyle dönerdim. Bana sabır ve sükûn daha uygundur diyorlar. Ben bu sabrı da sükûnu da size bağışladım. (R.No: 903)

***

Beni yabancı sanmayın; bu ülkedenim. Sizin yurdunuzda kendi yuvamı arıyorum. Düşman yüzlü görünsem de düşman değilim ben. Hintçe konuşuyorum, ama soyum Türk'tür. (R.No: 918)

***

Önümde kendi ayran tasım oldu mu Allah'a yemin ederim ki kimsenin balını düşünmem. Yoksullukla ölüm kulağıma sürtünse bile hiçbir zaman özgürlüğü köleliğe değişmem. (R.No: 935)

***

Canım tenimde oldukça Kuran'ın kölesiyim. Ben Hakk'ın seçkin peygamberi Muhammed(a.s.)'in yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım. (R.No: 1052)

***

İnsana her iki cihanda da savaşmak yaraşır. Mercandan da, taştan da sıkıntı çekmek gerek. İnsan ya erkekçe, erkek kılıklı yaşamalı ya da bin türlü utanç verici hallere katlanmalı. (R.No: 1111)

***

Git kendine dert ara, dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü (yaşamak için) bundan başka çare yoktur. Bahtın yâr olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin yoksa o zaman üzgünlük göster. (R.No: 1177)

***

Oruç tutmakla bir an olsun tabiat kirlerinden arınır, temiz Hak erleri ardından semalara yükselirsin. Onun kutsal yakışı ile tutuşur, mum gibi yanar, nur olursun. Ama lokma karanlığında ancak, kara toprağa lokma olursun. (R.No: 1528)

MESNEVİ'DEN

NEY'İN FERYÂDI (1/1 v.d.)

Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor? Ayrılıkları nasıl anlatıyor?

(Diyor ki) beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan kadın-erkek (herkes) ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş (bir) kalp isterim ki özlem derdini ona açıklayayım.

Aslından uzak düşen kişi, yine kavuşma zamanını arar.

Ben her toplulukta inledim; kötü hallilerle de arkadaş oldum, iyi hallilerle de.

Herkes kendi zannınca bana dost oldu, (ama) kimse içimdeki sırları aramadı.

Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir, fakat (her) gözde ve kulakta o nur yoktur.

Beden ruhtan, ruh da bedenden gizli değildir; lâkin kimsenin, ruhu görmesine izin yoktur.

Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa, yok olsun!

Neye düşen aşk ateşidir, şaraba düşen aşk coşkunluğudur.

Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır; onun perdeleri bizim perdelerimizi yırtmıştır.

Ney gibi hem zehir, hem panzehir olanı kim gördü? Ney gibi hem özlem çeken, hem sırları paylaşanı kim gördü?

Ney kan dolu bir yoldan bahsediyor; Mecnun'un aşk hikâyelerini anlatıyor.

Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir; dilin müşterisi ancak kulaktır.

Üzüntü içerisinde günlerimizi farkedemez olduk; günlerimiz yanmalarla eş oldu.


En Son Tweetler

Görüş ve Öneriler

Mevlana Kültür Merkezi

Görüş ve Öneriler

Mevlana Kültür Merkezi

Karatay / KONYA

bilgi@mkm.gov.tr
www.mkm.gov.tr
+90 332 352 81 11